8th
Hıncal Uluç…
türkler artık korku filmi yapmasın.. hayır zaten yapamıyorlar, en azından yapmaya teşebbüs etmesinler. izlediğim ilk korku filmi, 7-8 yaşlarındayken, başrolünü cihan ünal’ın oynadığı çakma “şeytan” filmiydi. “the exorcist” in yerli versiyonu… (yıllar sonra, koca eşşek olduğumda filmin amerikan orijinalini, hem de sansürsüzünü sinemada izlemiştim) cihan ünal imam rolünde, hani orijinal filmde rahip var ya, bizimki imam olacak tabi, kutsal su yerine zemzem suyu, istavroz çıkarma yerine kelime-i şahadet, latince dualar yerine eüzü besmele.. haydi o türk filmlerinin gerçekten saçmaladığı, üstelik teknolojinin de yetersiz olduğu, dünyayı kurtaran adam’ın falan çekildiği mantığın dönemindeydi.. teknoloji de gelişti, türk sineması da, anlayış da, mantık da… ama türklerin korku filmi çekememesi gerçeği değişmedi. dabbe de değiştirmedi bunu, musallat da… en son dün konak’ı izledim… berbat… korku filmi değil, gerilim değil.. gerilim aslında, bitse de kurtulsam diye geriliyorsun ama.. o kadar. belki çok güzel bir senaryonun çıkabileceği bir mekan ve hikaye temelinden, bu kadar saçma ve berbat bir mahsül elde edilebilir mi? olmamış.. yine olmamış.. olacağa da pek benzemiyor.
kitabımız “kuran açısından evrim teorisi” ve zaman zaman bendeniz, bugünden itibaren tüyap istanbul kitap fuarı, 3. salon 511b‘de ozan yayıncılık standındayız. bekleriz.
burak özdemir’in yeni kitabı çıkmış.. siparişi verdim d&r’dan.. gelsin bakalım…
elma bence çok şerefsiz bir meyve.. meyvelerin içinde en şerefsiz, en adi sıralamasında rahat ilk üçe girer… kabuğu var, hadi kabuğu olsun nedir ki, kabuğuyla yersin sonuçta ama çekirdeği de var. üstüne üstlük çöpü de var. elma sanki yenmemek için elinden geleni yapıyor. elma bence muza bakıp, portakala bakıp, efendime söyleyeyim mandilanaya bakıp utanmalı. üstelik fiyatı da onlardan ucuz olmasına rağmen… muzdur, portakaldır, bunlar kabuğu olmasına rağmen kolayca kendini teslim eden meyveler.. geyşa gibiler, beni ye beni ye diye adeta kendilerini parçalıyorlar. kolayca yenilebilmek için elinden geleni yapıyorlar. elma öyle değil. elmayı ben şahsen tek başıma yiyemiyorm. mutlaka iki kişi olacak. hatta üç kişi olacak… biri kabuğunu soyacak, öbürü çekirdeklerini çöpünü ayıklayacak ben yicem… bu yüzden sevdiğim halde elmadan soğudum. elma bence kendini avokado gibi, ananas gibi zannediyor. yerli olduğunu, bizden biri olduğunu unutup havalara giriyor. elmadan sonra karpuz gelir, karpuz bence elmanın ağababası. elmanın bir derece büyüğü. onun da çekirdeği var hem de elmadan çok, onun da kabuğu var.. meyveler içinde en şerefsizleri bir karpuzsa, iki elmadır. üçüncü sıraya şeftaliyi koyarım. kıllı meyve mi olur allesen?
bugün yaklaşık bir haftadır herkesin dilinde olan nefes filmini izledim. izlemeden önce gelen yorumlardan, tavsiyelerden milliyetçilik duygularını ajitasyon ile yoğuran ve doğası gereği ticari düşünen bir hikaye bekliyordum. ancak izledikten sonra durumun hiç de böyle olmadığını gördüm. her ne kadar düz mantıkla “vah vah asker öldü, tüh tüh annesiyle konuştu” diyerek, kendisine verilenin, izlediğinin farkına varamayanlar halen filmi “bir kahramanlık hikayesi” zannetseler de, kazın ayağı hiç de öyle değil.
nefes filmi, ilk dakikalarından itibaren, pkk ve kürtçülük politikası üzerine kurulu.. filmin içine, psikolojik savaş ve algı yönetimi unsurları, titizlikle yerleştirilmiş… film boyunca, türk askeri aciz ve çaresiz durumda gösterilirken, pkk ise korkulan, çekinilen rolde… askerlerin nöbetlerde uyudukları, gözlerini kapatıp hayallere daldıkları sahneler göze sokulurken, pkk ise sürekli tetikte, bir tehdit unsuru olarak filmin aslında başrolünde… karakola mahkum kalan ve dışarı başlarını uzatamayan türk askerine karşı, dağlarda kol gezen ve film boyunca askerlere psikolojik baskı uygulayan pkk sürekli üstün taraf… üstelik filmin sonundaki karakol baskınında, film boyunca olumsuz bir imaj çizen psikolojik sorunlu yüzbaşı dahil, türk askerleri doğru düzgün bir kurşun dahi sıkamazken, pkk’lılar rpg’leri, kanas’ları ile adeta düzenli bir ordu gibi saldırı düzenliyor. karakolun komutanı ve askerleri, çatışmada aciz kalıp, çoğu tek kurşun sıkamadan ölürken, pkk’lılar terminalojideki tabirle “sızma operasyonunu” başarıyla yürütüp, ağır hasara sebep oluyorlar.
filmin başından, sonundaki baskın sahnesine kadar, sürekli olarak “pkk baskını” aciziyet içerisinde bekleniyor. seyirci de, aralara serpiştirilmiş “annelerle konuşma sahneleri” , “sevgiliden ayrılma” , “eşe mektup” gibi ajitasyon unsurları içerisinde, türk askerinin durumuna acıyıp, üzülerek, “kaçınılmaz son” a duygusal olarak yoğunlaşmış biçimde hazırlanıyor.
“doktor” kod adlı terörist ile komutanın konuşmalarının satır aralarına da, psikolojik harekat unsurları itinayla serpiştirilmiş. teröristin “bizi kendi topraklarımızda sürgün bıraktınız, fakirliğe mahkum ettiniz, dilimizi yasakladınız, bu bayrakta bizim de kanımız var ama siz bizi yok saydınız, bizi ezdiniz, horladınız” şeklindeki çıkışlarına, ikili diyalogta türk ordusunu ve devletini temsil eden roldeki komutan “pasif ve silik ve hatta korkak” tavır ve yanıtlarla haksız ve baştan yenik durumda gösteriliyor.
pkk’nın karakolun dış haberleşmesine sızabilmesi, görüşmelere karışabilmesi ve muhtemelen sürekli olarak dinlemesi, bir başka aciziyeti bilinçaltına film boyunca işliyor. türk bayrağı göndere çekilirken kürtçe şarkı söyleyen, kürtçe konuşan askerin vurgusu bilinçli olarak işlenmiş ve yerleştirilmiş. komutanın psikolojik sorunları aynı amacın ürünü. yaralı olarak ele geçirilen teröriste işkence yapıldığı sahne ise büyük ihtimalle yurt dışında türk askeri ve ordusunun imajına vurulacak bir darbenin, bir karalamanın hazırlığı…
atatürk büstününc son çatışmada parçalanması ve üzerindeki “ne mutlu türküm diyene” yazısının, parçalanmış haliyle pan yapılarak saniyelerce göze sokulması, aklıma gelen bir başka detay. yine aynı şekilde, filmin başında, desteğe gelen timin, pkk’nın ağır ve profesyonel ve pahalı bir silah olan kanas atışı yüzünden, tek kurşun sıkamadan iki şehit vermesi, askerlerin kaya arkasına sığınarak, kafalarını bile kaldıramadan korkudan titreyerek beklemeleri, timin karakola ulaştığında nöbetçi asker ve komutanları horul horul uyurken bulmaları…
bunlar gibi bir çok detay ve sahne, filmin içine öyle ustalıkla yerleştirilmiş ki… ilk saniyeden itibaren “hain pkk zavallı askercikleri bakalım ne zaman keklik gibi avlayacak” diyerek kabulleniş ve teslimiyet içerisinde ağlaşan seyirci üzerinde etkisi başarıyla gözleniyor.
kısacası, nefes filmi baştan aşağı pkk ve kürtçülük propagandası içeriyor. gösterime giriş tarihinin denk getirildiği olaylar zinciri de önemli… ben verdiğim bilet parasına acıdım, eğer izlemediyseniz, hiç izlemeyin derim.
“ün tehlikelidir, hele kendi çevrenizden birinin sağladığı ün, yakıcıdır. sıcakkanlı akdeniz ülkelerinde insanlar, kendilerini tutamayıp açığa vururlar bu öfkelerini. eleştirir, dedikodu yapar, saldırır, yok etmeye çalışırlar.
toplumumuza bakın: nazara karşı o kadar çok önlem almaya çalışıyoruz ki, evlerimiz, otomobillerimiz, nazar boncuklarıyla dolu. kurşun dökme adeti sürüp gidiyor. demek ki, birbirimizden çok korkuyoruz ve üzerimize dikilen gözlerin bize zarar vereceğine inanıyoruz.
bu durum, insanda garip ve yabancılaşmış bir acı duygusu oluşturur. savaş ve barış‘taki andrej gibi… borodino savaşı‘nda üzerine ateş edilirken ‘niye benden bu kadar nefret ediyorlar?’ diye düşünür andrej.. ‘annemin o kadar sevdiği, o kadar özen gösterdiği benden’…
gerçekten de sizi ya hiç görmemiş ya da hiç bir ilişkisi olmayan bazı insanlardaki nefretin, size yönelen yok etme isteğinin yırtıcı bir tutkuya dönüşmesi ürkütücüdür. niye o kadar nefret ettiklerini anlayamazsınız.
(…) bu kuytu ve nemli köşelerde düzenlenen saldırılar ve dedikodu kırıntıları, bir bataklık gibi soluduğunuz havayı zehirler, doğal çevrenizde sizi bunaltmaya başlar. yanıtlayamazsınız, çünkü somut bir şey yoktur.
ele gelmeyen, vıcık vıcık, kaygan bir dedikodu ortamıdır bu… susmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. her şeyi duyup görerek, taş gibi, kımıldamadan durmak… sövgülerden daha zor olanı, kamuoyunu yanıltmaya yönelik yalanlara dayanmaktır. yalan karşısında bile susmanız gerekir. bu susmanın bedeli sinir bozuklukları, yüzlerce uykusuz gece ve mide ağrıları demektir. oysa sizin üretmek için dingin, uyumlu ve barışık bir dünyaya ihtiyacınız vardır.
(…) ne de olsa, geleneğimizde var. arthur koestler, 13. kabile adlı kitabında, bir arap gezginin eski türk boyları hakkındaki izlenimlerini aktarıyor : ‘türkler, içlerinden birisi sivrildi mi, bizden çok tanrıya yaraşır diye, tutup asıyorlar onu”…